
Astronomların, evrende hiçbir galaksinin, yıldızın ve hatta karanlık maddenin bulunmadığı dev bir boşluk keşfettikleri bildirildi.
Minnesota Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, dünyadan yaklaşık 1 milyar ışıkyılı uzaklıkta olduğu belirlenen söz konusu boşluğun niçin orada bulunduğu hakkında bir fikir sahibi olmadıklarını vurguladılar.
Keşfi yapan bilimsel araştırma ekibinden Astronomi Profesörü Lawrence Rudnick , ''Astrophysical Journal'' adlı bilimsel dergide yazdığı makalesinde, ''Şimdiye kadar hiçkimsenin bu büyüklükte bir boşluk bulmamış olması bir yana biz bile bu boyutta bir boşluk bulmayı beklemiyorduk'' dedi.
Rudnick ve bilim ekibinin diğer üyeleri, Shea Brown ile Liliya Williams, dergide kaleme aldıkları makalede, söz konusu dev boşluğu, Wilkinson Mikrodalga Anisotropi Araştırma uydusuyla evrendeki soğuk bir nokta üzerinde yaptıkları araştırma sırasında bulduklarını belirttiler. Dergide, Kozmik Mikrodalga fonu adı verilen, evrenin doğumuna neden olan Büyük Patlama'dan arta kalan zayıf radyo sinyali üzerinde yapılan bir araştırmanın söz konusu bölgenin daha soğuk olduğunu gösterdiğine işaret eden Rudnick, ''Gökyözündeki bu noktada farklı bir şey olduğunu zaten biliyorduk'' dedi.
Rudnick'in araştırma ekibindeki arkadaşı Williams ise ''Bulduğumuz şey ne gözlemsel etüdlere ve ne de evrenin evrimi hakkında yapılan geniş ölçekli bilgisayar simülasyonlarına göre normal değil.'' ifadelerini kullandı.
Araştırmayı yapan astronomlar, Orion (Avcı) takım yıldızının güneybatısında yer alan Eridanus takım yıldızının bulunduğu bölgede olduğu saptanan boşlukta, doğrudan görülemeyen, ancak yerçekimsel güçlerin ölçülmesiyle belirlenebilen karanlık maddeden bile eser bulunmadığına dikkati çektiler.
AA
Connecticut Üniversitesi'nden fizikçi Prof. Ronald Mallett, zaman yolculuğu araştırmaları ile geçen yaşamını ve çalışmalarının ulaştığı son aşamayı BBC'ye anlattı.
Herbert George Wells'in klasikleşen "Zaman Makinesi" kitabı da "Geleceğe Dönüş" filmleri de aynı konuyu işlemişlerdir. Ancak acaba zamanda yolculuğun bilimsel bir temeli var mı?
Amerikalı bilimadamı Prof. Ronald Mallett, bunun mümkün olabileceğini söylüyor.
Prof. Mallett, "Zaman Gezgini" adlı bir kitap kaleme alarak zamanda yolculuk hayaline ulaşma mücadelesi ile geçen hayatını da anlattı.
1950'lerde New York'un Bronx ilçesinde yetişen Mallett, o yıllarda da zaman yolculuğu konusuyla çok yakından ilgiliymiş. Ronald Mallett, babası ani bir kalp krizinden öldüğünde sadece on yaşındaymış. Onu avutan tek şey, bilim kurgu imiş.
Ronald Mallet o yıllarla ilgili olarak şunları söylüyor: "Babamın ölümünden bir yıl sonra Herbert George Wells'in "Zaman Makinesi" kitabı elime geçti. Beni depresyondan kurtaran şey oydu. Çünkü bana ilham vermişti. Şunu düşünüyordum: Eğer bu kitaptaki gibi bir zaman makinesi yaparsam, geçmişe dönebilecektim; geçmişe dönersem de babamı yeniden görebilecek, başına gelecekler konusunda onu uyarabilecek ve belki de onu kurtarabilecektim. Bu yüzden de bu iş bende bir takıntıya dönüştü." Aradan 50 yıl geçti ve Mallett bilimsel alanda derinleşti. Şu anda Connecticut Üniversitesi'nde Fizik Profesörü.
Yıldızlar ve gezegenler gibi büyük nesnelerin hem uzayı hem de zamanı bükebildikleri biliniyor. Prof. Mallett ve diğerleri içerdiği enerjiden dolayı ışığın da böyle olduğuna, onun da uzay-zaman döngüsünü bükebileceğine inanıyor.
Buna göre, çok güçlü bir lazer halkası oluşturulup bu ışık girdabının içine nesneler -ya da bir gün belki bir insan- konulduğunda, makinenin içindeki görüntüyü zaman içinde geriye veya ileriye doğru izlemek mümkün olabilecek.
'Niyetimi uzun süre gizledim'
Prof. Mallett, "Göreceğiniz şey, içinde kesişerek devasa bir ışık tüneli oluşturan lazer demetlerinin bulunduğu bir silindir olacak. Bir ışık girdabının çevresinde döndüğü bir tünel hayal edin." diyor. Zamanda yolculuk aslında fazlasıyla bilim kurgu kokan bir kavram. Bu nedenle Dr. Mallet, rakiplerince dalga geçilmemek için gerçek niyetini uzun süre gizlemiş.
Ancak bir yazar ve astronom olan Dr. David Whitehouse, bilim dünyasının Mallett gibilere ihtiyacı olduğunu söylüyor ve "Ayrıca yanılmak da evreni araştırmanın bir parçasıdır" diyor. Bununla beraber bu çalışmanın işe yaramayacağını söyleyenler de az değil. "Öyle ise neden günümüz de gelecekten gelen ziyaretçilerle dolu değil" diye soruyorlar. Bu noktadan itibaren ise "büyükbaba paradoksu" başlıyor.
David Whitehouse "Örneğin zamanda geri gidip büyükbabanızı ya da babanızı öldürseydiniz, siz varolmayacaktınız. Zaman çizgisini değiştirmek bir paradokstur. Bu noktadan itibaren de insanlar zaman yolculuğunun imkansız olduğunu söyleyenler ile evrenin tüm olasılıklara göre parçalara bölünebildiğini söyleyenler arasında ikiye ayrılıyor." diyor.
Prof. Mallett artık babasıyla görüşemeyeceğini kabul etmiş. Işık girdabını tamalamayı başarsa bile, makinenin ilk çalışmasında kendisini istediği kadar geriye götüremeyeceğini söylüyor. Ancak zaman yolculuğunun bir gün gerçekleşeceğinden emin.
Mallett şunları söylüyor: "Hangimiz geçmişimizde birşeyleri değiştirmek istemedik? Acaba neler olurdu bunu yapabilseydik? Sevdiğim kişiye "o arabaya binme" veya "o uçakla gitme" diyebilseydim nasıl olurdu? Bence bu durum, geçmişi değiştirme ya da daha sonra neler olacağını, yüz yıl, iki yüz yıl sonrasında yaşanacakları bilme arzusu hepimizin içine işlemiştir. Bu bence çok temel bir arzudur."
BBC
Buzdan bir kayıkla alevden bir denizi geçmektir.
Bıraktık yaptılar, bıraktık geçtiler...
Atlas Okyanusu’nda epeyce ümitsiz günler geçirdikten sonra nihayet Ümit Burnu’nu (Cape Good Hope) dolaşarak Hint Okyanusu’nun enginliğine açılan Portekizli kâşif Vasko Da Gama’nın gemileri, 1498 yılında yıpratıcı bir yolculuk sonunda Hindistan’ın Kalküta limanına yanaşmayı başarmıştı.
Bu cıvıl cıvıl, rengârenk, hayat ve envai türlü mal dolu Şark limanında düzinelerce ırk ve dinden insanın yanında Tunuslu bir Müslüman tüccarla karşılaşması, Avrupa şehirlerinin fakir piyasalarını bilen Vasko Da Gama için bir şans olmuştur der tarihler. Tanıştığı bu tecrübeli “Moorish” tüccar, Kastilyaca konuşabiliyor ve Hindistan halklarının olduğu kadar canlı piyasanın da girdisini çıktısını avucunun içi gibi biliyordu. Sonunda Portekizli kâşifimizin yıldızı parlamıştı. Tunuslu ahbabı sayesinde hem bu meçhul diyardaki işlerini rahatça görebildi, hem de gurbet elde iki çift kelam edecek bir dost bulmuş oldu.
Bu rastlaşmadan şu pek de sorulmayan ters soru uç veriyor galiba:
Acaba 15. yüzyıl sonlarında Hindistan’ı bilmeyen ve ona ulaşamayanlar bir tek Avrupa sakinleri olmasın? Çünkü Hint ekonomisi, o sırada dünyanın süper gücü olan Çin ve son olarak Memluklar, yakınlarda da Osmanlılar tarafından handiyse komşu kapısı haline getirilmiş ve bölgenin ticari inisiyatifi önemli ölçüde ele geçirilmiş bulunuyordu. Bu geniş coğrafyada “Osmanlı” kelimesinin karşılığı olarak kullanılan “Türk” sözü, halk içerisinde muteber bir nesne haline gelmişti. Hatta Mozambik’te hüküm süren Müslüman Şiraz Sultanı’nın, ilk karşılaştığı zaman meşhur Vasko da Gama’yı “Türk”(!) zannedip kendisine bu yüzden hürmet gösterdiğini dahi biliyoruz kaynaklardan.

Batılı sözde kâşifler
gittikleri yere dinlerini de hakim kılmak için
halkı zorla Hıristiyanlaştırıyorlardı.
Resimde Brezilya'da zorla toplu olarak
Hıristiyan yapılan halk, din değiştirme töreninde görülüyor.
Bu hurda bir ayrıntı gibi görünen nokta, aslında bizi tarihin derinlerine çekecek kurşun gibi ağır bir soruyu sormaya kışkırtır: Kitaplarımızda o yere göğe sığdırılamayan Keşifler Çağı, kimin keşifleridir Allah aşkına? Bir Hintli, bir Madagaskarlı veya bir Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderili için “keşfedilmek” hangi komik anlamı taşır? Keşfedilmek(!) onlar için çok da anlamlı, onur verici ve hatta etraflarında yeni barbarlar görmekten öte ilginç bir boyut içermeyeceğine göre, Avrupa kıtasının 15. yüzyılın sonlarına doğru içine girdiği bu geç kalmış coğrafî keşifler sürecinin “evrenselliği” de sorgulanmalı değil midir?
Merak buyurmayalım. Sorgulanıyor da zaten.
Sonuçta bu keşifler ancak Avrupalı beyaz özne açısından değerli ve anlamlı eylemler değil midir? Bizi, olsa olsa adına “Avrupa” denilen emperyalist maskeli bir uygarlığın doğuş öyküsü olarak ilgilendirmelidir; daha fazla değil. Peki öyleyse “biz”, yani Avrupalı olmayanlar, bu Avrupa’nın sayesinde dünyaya açıldığı keşiflerin tarihini sanki kendi tarihimizin asli bir parçasıymış gibi özene bezene neden okuruz ve okuturuz, üstüne üstlük onların bu sözde başarılarından gurur duyarız? Anlamak pek kolay değil.
Öyle ya, bu merakımız sahici bir merak, yani bilinmeyenleri keşif gibi beşerî bir merak olsaydı, dünyanın en uzun mesafe kat etmiş gezgini unvanına sahip İbn Battuta’yı, Hindistan’da akıl almaz maceralara atılan Seydi Ali Reis’i, haritalarını uzaydan bakan bir gözle yapmayı nasıl başardığına akıl sır erdirilemeyen Piri Reis’i de merak eder ve okul kitaplarımızda onlara da insanlığa katkı yapanlar arasında hak ettikleri yeri ayırırdık. Ama ara ki bulasın! Varsa yoksa Kristof Kolomb, Macellan, Vasko da Gama, şu bu...
Avrupalı kâşiflerin bir uygarlık atılımı gibi gösterilen keşifler sonucunda işledikleri sayısız suçtan sadece birisi (denizde damla kabilinden).
Amiral Cortez, altın madeninin yerini söylemeyen Ronaldo'nun atalarının ayaklarını
böyle kestirmişti.
Solda kütüğün yanında kesik ayaklar görülüyor.
Bence asıl sorgulanması gereken husus, zihinlerimizin çıkarıldığı bu “deplasman” (displacement) mantığıdır. Belki de “Oryantalizm” dediğimiz Doğu üzerindeki fikrî egemenlik uğraşının asıl başarısı da, zihinlerimizin deplasmana çıkarılması, daha doğrusu kendi sahamızın sonsuza dek kapatılarak maçlarımızı hep deplasmanda oynamamız gerektiği imajını zihinlerimize şaşırtıcı bir derinlikte kazıma konusunda gösterdiği el çabukluğunda aranmalıdır.
Velhasıl, işgal edilen yöreler askerle, edilemeyenler de zihnen esir alınmış, bu iş de beyinlerimizi doğululaştırarak becerilmiştir. Bir başka deyişle, bedenlerimizin coğrafyamızda kalmasına izin verilse dahi, beyinlerimiz bir kavanozda esir alınmış ve ancak bu şartla “özgür” kalmamıza izin verilmiştir. Zamanla deplasmanda olduğumuzu da unutmuşuzdur zaten. Rakip takımın seyircisini kendi seyircimiz zannetme gafleti, bu “prozak tesiri” temelinde anlaşılabilir ancak.
Mesela Zenge Ho adlı Çinli bir Müslüman (Moğol) amiralin 1421 yılında doğudan batıya doğru muazzam boyutlardaki gemilerle (bu gemiler o denli iri cüsseliydiler ki, yanlarında Kristof Kolomb’unkiler tam anlamıyla gemi maketi gibi kalıyordu) gerçekleştirdiği büyük keşif yolculuğunu neden okuyamıyoruz kitaplarımızda da, Macellan’ın tersinden, yani batıdan doğuya doğru giriştiği yolculuğun ‘inanılmaz’ öyküsünü, cerci hocaların gittikleri köylerde belledikleri klişeleri tekrarlamaları gibi papağan gibi sıralıyor, daha da kötüsü, bundan hemen hiç gocunmuyoruz?
Bunun sebebi ne olabilir? Üzerinde biraz düşünelim. Ancak baştaki sorumuzun yanına uğramadan bu hafta vedalaşmaya hiç niyetim yok sevgili okur. Sorumuz şu: Avrupalılar neden 15. yüzyılda can havliyle deniz aşırı diyarlara keşfe çıkmışlardı?
Benim cevabım şu 4 maddede toplanıyor.
1. Yaklaşık bin yıllık Karanlık Çağlar yüzünden ve ardından İslam güneşinin zuhuruyla siyasî, ticarî ve kültürel alaka ve bilgilerinin tam olarak kesilmese bile ancak Müslümanlar üzerinden sürdüğü Asya ve Afrika kıtalarını o çağda hakikaten keşfe muhtaç bulunan milletler, bir tek kıtalarının karanlığına sıkışıp kalmış olan Avrupa’nın sakinleriydi.
2. Işığın ve tabii zenginliğin geldiği Doğu’dan mahrum olmak, Avrupa ahalisi için ikinci bir ölüm anlamına gelecekti.
3. Hint ticareti üzerinde tekel kurmuş olan Venedik ve Osmanlı tüccarlarının haksız rekabetinden kurtulup Avrupa piyasasına birinci elden mal götürüp satmak istiyorlardı.
4. Avrupalıların dillerinden düşürmedikleri ve İslam aleminin ötesinde yaşayan Prester John adlı bir efsanevi Hıristiyan kralına ulaşmak ve ondan yardım almak istiyorlardı. Nitekim Kristof Kolomb’un da, Vasko da Gama’nın da ona ulaşmak için yanlarında “hediyeler” götürdüklerini biliyoruz.
İşte bilim tarihini yazanlara göre, coğrafî keşiflerin arkasında yatan temel güdülerden birisi, Doğu’da yaşadığı bilinen ama cismi bir türlü bulunamayan(!) bu güçlü Hıristiyan Kralı bulmak, kendisiyle temasa geçtikten sonra ondan gücünü Batı’daki Hıristiyanlarla birleştirmesini istemekmiş. Böylece Müslümanlara asırlardan beri bir türlü verilemeyen ağızlarının payını vereceklerini boşu boşuna ummuş Avrupalılar. (Belki Başkan Bush da Afganistan’da, Irak’da, Suriye’de aramaktadır onu. Bulur mu? Bilinmez.)
Böyle bir hurafeyi bizim tarihimiz için anlatsak, memleketimizin güzide akl-ı evvelleri anında üzerine çullanır ve ‘Zaten bu kafa yüzünden geri kalmadık mı?’ teranesine yeni bir melodi daha eklemenin zevkiyle sarhoş olurlardı. Ama aynı hurafelerin Avrupa’da ortaya çıkmış olduğunu bizzat kendileri bas bas bağırsa, gördüğünüz gibi, ya görmezden gelinir ya da ört bas edilir, ilerlemenin kıblesi olarak kabul ettikleri Avrupalılığa kat’iyen leke sürülmez.
İçinizde hala İstanbul’un fethiyle önü kapanan ve sıkışan Avrupalıların kendilerine bir çıkış yolu bulmak için keşiflere koyulduğunu düşünenler varsa coğrafya tarihi konusunda çok sayıda eseri bulunan G. R. Crone’un “Doğu’nun Keşfi” (The Discovery of the East) adlı fikir kışkırtıcı kitabının 9. bölümünü okuyabilirler (Londra 1972, s. 150 vd.). Meğer ne çok şeyi yanlış biliyor muşuz?
Mesela Crone der ki, Akdeniz’de baharat ticaretinin azalması, keşiflerin sebebi değil, tam tersine, sonucudur. Yani Akdeniz’in Hint ticaretine kapanması, Osmanlılar yüzünden değildi, çünkü Venedikliler ile Osmanlılar bu zengin ticaret ağının üzerine oturmuş ve bir tür tekel kurmuşlardı. Onlar pekala Avrupa’ya ihtiyacı olan baharatı satıyorlardı. Ancak burada ilişki tersinedir. Yani Avrupalı tüccarlar, Venedik-Osmanlı tekelini kırmak için bu ticaret yoluna el koyan Portekizlilerin öncülüğünde yağlı yolu keşfettikten sonradır ki, Akdeniz’de baharat ticareti gerilemeye başlamıştır.
Sebebi sonuç, sonucu sebep yapan ve bütün hikayeyi Avrupa cephesinden yazan bir tarihçilikle nereye kadar gidebileceğimizi görelim artık. Bir şeyi daha: Avrupa’nın telaşı, uzun süre geç ve geri kalmışlığını telafi çabasından kaynaklanıyordu. Asırlardır Avrupa’nın aleyhine devam eden bu fark, ancak 18. yüzyılda kapanacaktır.
John M. Hobson'ın kitabı. Üzerindeki resimde dev Çin gemilerinin yanında Kolomb'un gemilerinin ne kadar küçük kaldıklarını görebiliyoruz.
Bunu kim mi söylüyor? Cambridge Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “Batı Uygarlığının Doğulu Kökleri” (The Eastern Origins of Western Civilisaton, 2004) adlı kitabında John M. Hobson adlı Amerikalı akademisyen.
Batı uygarlığının evrenselliğini sorgulamak isteyenlere duyurulur...